Osmanlıca Arşiv Belgelerinin Okunması ve Tahlil Edilmesinde Karşılaşılan Güçlükler ve Çözüm Yolları

Ülkemizin arşivsel doküman bakımından dünyanın en zengin ülkesi olduğunu söylersek herhalde mübalağa etmiş sayılmayız. Bugün üzerinde otuzdan çok irili ufaklı devlet bulunan Osmanlı toprakları üzerinde ecdâdımız tarafından yaptırılan ve tapu mesâbesindeki kültür varlığımızdan zamanımıza kadar ulaşan veya silinip giden binlerce âbidevî eserin tek dayanağı durumundaki söz konusu dokümanın dili ve yazı şekli genellikle Osmanlıcadır.

Osmanlı Arşivleri, bugün dünya ilim çevrelerinin de itiraf ettiği gibi paha biçilmez birer vesika hazinesidir. İşte bu hazinelerden biri de bendenizin uzun yıllardan beri çalıştığı Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıf Kayıtları Arşivi’dir. Bin yıllık bir Türk vakıf tarihi hazinesini içeren bu arşivde 27,020 vakfiye ve yaklaşık 300,000 civarında arşiv belgesi muhafaza edilmektedir. Yerli ve yabancı araştırmacıların ilgi odağı olan söz konusu arşiv malzemesi ciddi bir tahlile muhtaçtır. Bir arşiv uzmanı olarak bu konsültasyon yapılırken en öncelikli işlemin bilgisayar ortamına uygun verilerin hazırlanması olduğunun bilincindeyim. İşte sorun burada yatmaktadır. Bu bağlamda veri tabanına esas teşkil edecek Osmanlıca belgeleri okuma ve tahlil etmede karşılaşılan güçlükleri, yapısal ve biçimsel olarak iki başlık altında toplamak mümkündür.

A. Yapısal Güçlükler

Osmanlıca, yapısı itibariyle Türkçe’dir. Ancak yer yer Arapça, Farsça hatta Fransızca gibi yabancı dillerden geçmiş kelime ve kelime gruplarını içerir. Tarihi, dini ve kültürel bağlarımız dolayısıyla Arapça ve Farsça sözcük ve söz kümelerinin yoğunluğunu söylemeye gerek bile yok kanaatindeyim. Bundan dolayı söz konusu belgelerle ilgilenen ve onlara dayanarak bir takım sonuçlara ulaşmak isteyen araştırmacının, tarihi literatüre ve belgelerin ifade tarzına aşina olmasının yanı sıra mutlaka okuduğunu anlayıp ifade edebilecek seviyede Arapça bilmesi de gerekmektedir. Aksi takdirde yanlış ve eksikliklerle dolu çeviri ve istenmeyen sonuçlarla karşılaşmamız kaçınılmaz olur. Nitekim çevrilmiş bir vakfiyeyi aslı ile karşılaştırırken bu gibi yanlışlıklara sıkça rastlamaktayız. Bu durum genellikle de Arapçayı iyi bilmeyen çevirmenlerin yaptıkları çevirilerde ortaya çıkmaktadır. Örneğin vakfiyenin hüküm bölümünde geçen “hâkim-i muvakkı’-i sadr-ı kitâb tûba lehu..." ibaresini “hâkim mevki çadır kitab dolu..." şeklinde çevrildiğine şahit olduk. Bu hatalı çeviri tamamen Arapça bilgisi eksikliğinden doğmaktadır. Söz konusu dili iyi bilenlerin ise kısa zamanda Osmanlıca belgeleri çözmeğe başladığını da yakînen gördük.

B. Biçimsel Güçlükler

1. Yazının kendisinden kaynaklanan güçlükler

Osmanlıca arşiv belgeleri; Divânî, Ta’lik, Rik’a, Sülüs, Reyhanî, Siyakat ve bunların kırmalarıyla on küsur hatla yazılmıştır. Bir hat çeşidinde birbirine birleşmeyen harflerin bir diğer hatda birleştiği görülür.  Halbuki bilhassa divânî, rik’a, tevki’î hatlarında bu harflerin birleştirilerek yazıldığı da bir gerçektir.

2. Yazılışları aynı, anlam ve okunuşları farklı kelimelerin çokluğu; buna aşağıdaki kelimeleri örnek verebiliriz;

Hasan, hasen (güzel), hüsn (güzellik)
bezm (meclis), bizim (zamir)
cirm (vücud, madde), cürm (suç, kabahat), cerem (şüphe), lâ-cerem (şüphesiz)
der (kapı-Farsça), dürr (inci-Arapça), der (...de, ...da–Farsça edat), der (ter-eski Anadolu Türkçesi’nde)
mihr (güneş, muhabbet ve benzerleri)

3. Yazılışları farklı, okunuşları benzer kelimelerin çokluğu

Âcil – ecel’den, vâdeye bağlı ertelenmiş
‘âcil – acele’den acele eden, acele
a’dâ – adüvv’den ism-i tafdil - en zâlim, en gaddar
a’dâ – adû’dan ef’âl vezninde çoğul – düşmanlar yağılar
âdem – Adem. İlk peygamber, adam
a’dem – yokluk, bulunmama (adem-i merkeziyet)
âkil –ekele (yemek) fiilinden (i.fi) yiyen
‘âkil – akl’den (i.f.) akıllı (müennesi âkile)
akreb –karîb’den ism-i tafdîl – en yakın, pek yakın
‘akreb – akrep, zehirli hayvan, saatin kısa ibresi
â’lâf – alef’ler, hayvan yemleri. Ulûfeler
âlâf (elf’in çoğulu), binler
âl – soy, sülâle (âl-i ‘Osmân)
‘âl-ulûvv’den – yüce, âlî (bâb-ı âlî)

4. Hareke olmadığından kelimelerin bir çok şekillerde okunabilmesi: Örnek verecek olursak; “be" ve “re" harflerinden oluşan bu kelimenin Farsça’da üzere manasına gelen “ber", Türkçe’de sayı ifade eden “bir", Arapça’da kara manasına gelen “ber" ve iyilik anlamındaki “birr" okunabildiği açıktır.

5. Eski yerleşim birimlerine ait isimlerin genellikle bilinmediğinden değişik şekillerde okunabilmesi: Örneğin;

Gedeğara, Kedeğra
Pirizren, Perzerin
Geldiklan, Geldigelen
Şahmelik, Şahmelek vesaire.

6. Kâtip hatalarının doğurduğu güçlükler.

Kâtipler “bir nokta sukutuyla gözü kör eder" mısrasını haklı çıkaracak birçok hatalar da yapmaktadırlar.

7. Eskilerin “sıyak-sıbak" dediği, konunun öncesi ve sonrasını iyi takip etmemek de hatalı okumalara yol açar. Mesela, iskele gümrüğü ile ilgili bir belgeyi çeviren bir arşivist;  “İzmir gümrükçüsü .." ibaresini, “İzmir kemer keçisi" şeklinde okuduğunu gördük. Halbuki okuduğu ibarenin öncesini ve sonrasını düşünerek okusa idi bu yanlışlığı yapmazdı.

Çözüm ve Öneriler

Bu zorlukları aşmak için yapılabilecekleri şöyle sıralayabiliriz;

1. Üniversitelerle iş birliği yapmak.

Bu alanda eğitim ve öğretim veren ilgili fakülteler, Osmanlıca derslerini başta Osmanlıyı tüm kurumlarıyla bilen ve aynı zamanda iyi derecede Arapça öğrenmiş kişiler aracılığı ile verdirmelidirler. Öğrenim boyunca öğrenciler mutlaka bünyesinde Osmanlıca arşiv vesikalarını bulunduran kurumlarla irtibatlandırılmalıdırlar. Bu uygulama tıpkı meslek okullarında okuyan öğrencilerin ilgili kuruluşlarda yaptıkları staja benzer olmalıdır. Öğrencilere verilen bitirme ve yüksek lisans tezleri ciddi bir şekilde ele alınmalı, ısmarlama tezlerle geçiştirilmemelidir. Yapılacak hukuki düzenlemelerle uygulama boyunca kısmî bir ücret verilmesi yönüne gidilmeli, başka bir deyişle arşivcilik özendirilmelidir. Uygulama için gönderilen öğrenci başı boş bırakılmamalı, hem ilgili fakülte hem de uygulama yaptığı kurum tarafından ciddi şekilde takip edilmeli ve denetlenmelidir.

2. Bünyesinde söz konusu belgeleri bulunduran kurumlar, uygulama için gelen öğrencilere olabildiğince yardımcı olmalı ve onları en güzel şekilde yetiştirmek için elinden gelen gayreti göstermelidir.

Bu konuda şunlar yapılabilir:

1. Stajyer öğrencileri yetiştirecek, onları kontrol edecek ve kurumun yararına uygun projeler üreterek onlardan faydalanmasını bilecek sahasında uzman bir personel görevlendirilmeli ve öğrencilerle tıpkı bir usta-çırak ilişkisi içinde çalışması temin edilmelidir.

2. Mezuniyet sonrası iş imkanı sağlanmalıdır.

3. Kurumların ilgili birimlerinde çalışan iyi yetişmiş ve artık sahasında uzman olmuş yetenekler heder edilmemeli onlara hiç olmazsa başkasına muhtaç olmadan insanca geçinebilecek bir ücret politikası uygulanmalıdır.

Bu konuda Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nde uygulanan ücret politikası, benzeri görev ifâ eden; Milli Kütüphane Başkanlığı, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’ndeki ilgili personele de aynen uygulanmalıdır. Örnek verecek olursak; Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde çalışan bir sözleşmeli arşiv uzmanı 100 milyon lira civarında ücret alırken, aynı görevi yapan benzeri bir eleman Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nde bunun üç katı maaş almaktadır. Dolayısıyla asgari ücret seviyesinde maaş alan böyle bir uzman imkânları daha iyi olan bir başka iş sahası bulduğunda kurumu terk etmekte ve söz konusu kurum da bu şekilde kalifiye elemanlarını kaybetmektedir.

4. Üniversite ile irtibat koparılmamalı, ortak projelerle bu ilişki devamlı canlı tutulmalıdır.

5. Kurumlarda bu eksiklikler hizmet içi eğitimler ile giderilebilir. Her kurum kendi ihtiyacına göre eğitim vermelidir. Başka bir deyişle yapılacak tahlil ve değerlendirmelere uygun olarak hizmet içi eğitim verilmelidir. Mesela bu, Milli Kütüphane için, yazma eserlerle ilgili; Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü için, tapu kayıtları ile ilgili ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde ise vakıf kayıtlarıyla ilgili olmalıdır.


Adnan TÜZEN
Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşiv Uzmanı

0 Comments:

Yorum Gönder